Dokuma Tezgâhından Yapay Zekâya - 1

Her teknolojik devrim önce korku üretir. Sonra yeni bir düzen kurar.

Dugün tekstil sektöründe kullandığımız “jakarlı dokuma" ifadesinin nereden geldiğini hiç düşündünüz mü? Aslında bu isim, yaklaşık iki yüz yıl önce yaşayan Fransız mucit Joseph Marie Jacquard'ın soyadından geliyor.

Türkiye'de hâlâ "jakarlı kumaş" olarak bildiğimiz desenli dokuma tekniğinin temelini atan Jacquard'ın geliştirdiği sistem, yalnızca tekstil sektörünü değiştirmedi. Belki de insanlık tarihinin en önemli fikirlerinden birinin kapısını araladı.

O fikir, otomasyondu.

Jacquard'ın başarısı daha hızlı dokuma yapmak değildi. Daha fazla kumaş üretmek de değildi. Asıl başarısı, dokuma ustasının zihnindeki bilgiyi belirli kurallarla makinenin hafızasına aktarabilmesiydi. Delikli kartlarla çalışan bu sistem sayesinde aynı desen, aynı kaliteyle ve tekrar tekrar üretilebiliyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu yalnızca bir dokuma tezgâhı olarak görüyoruz. Oysa aslında bu, tarihin ilk programlanabilir otomasyon sistemlerinden biriydi. İlginç olan ise başka bir şeydi. O günlerde insanlar bu gelişmeyi heyecanla karşılamadı.

Tam tersine…

Sanayi Devrimi'nin ilk yıllarında binlerce dokuma işçisi aynı korkuyu yaşadı.

Makine benim yerimi alacak.

Fabrikalara saldırılar düzenlendi.

Makineler kırıldı.

Yeni teknolojilerin insan emeğini değersizleştireceği düşünüldü.

Aradan iki yüz yılı aşkın süre geçti. Bugün ise aynı tartışmayı yapay zekâ için yapıyoruz. Aslında değişen teknoloji oldu. Değişmeyen ise insanın teknoloji karşısındaki ilk refleksi. Fakat teknoloji hiçbir zaman kapımızı bir günde çalmadı.

Ben buna hep şöyle bakıyorum:

Teknoloji kapıyı iki kez çalar.

İlkinde bizi şaşırtır. İkincisinde ise çalışma biçimimizi değiştirir. 2000'li yılların başında Google Earth'ü ilk açtığımız günü hatırlayın. Dönen o mavi kürenin üzerinde önce ülkemizi, sonra şehrimizi, ardından mahallemizi ve en sonunda kendi evimizi bulmaya çalıştık. Hepimiz aynı heyecanı yaşadık.

Fakat hiçbirimiz birkaç yıl sonra aynı ekranlardan evimizi değil, şirketimize ait araçları canlı olarak takip edeceğimizi düşünmedik. 1990'lı yılların sonunda otomobillerin gösterge panelinde anlık yakıt tüketimini görmek bile büyük bir teknolojik yenilikti. Bugün ise aynı bilgi, araç üzerindeki OBD sistemlerinden anlık olarak merkeze aktarılıyor.

Yakıt tüketimini görüyoruz. Motor performansını görüyoruz. Sürücü davranışlarını görüyoruz. Bakım ihtiyacını öngörebiliyoruz. Araçlarımızın konumunu müşterilerimizle paylaşabiliyoruz. Cep telefonlarımızdan filolarımızı yönetebildiğimizi düşünüyoruz.

Peki gerçekten yönetiyor muyuz? Yoksa yalnızca dijital ortamda eski alışkanlıklarımızı mı sürdürüyoruz? Çünkü teknoloji bize veri verdi. Ama veri, tek başına yönetim değildir. Bugün birçok taşımacılık şirketinde rezervasyon sistemi başka bir yazılımda…

Filo yönetimi başka bir programda…

Araç takip sistemi başka bir platformda…

Muhasebe başka bir uygulamada…

Kalite kayıtları Excel dosyalarında…

İnsan kaynakları farklı bir sistemde…Sürücü iletişimi ise WhatsApp gruplarında yürütülüyor.

Her biri dijital. Ama hiçbiri birbiriyle konuşmuyor. Ben bu yapıyı Dijital Adalar olarak tanımlıyorum. Çünkü şirketler dijitalleşmiyor. Sadece departmanlar dijitalleşiyor. Her biri kendi adasında yaşamaya devam ediyor.

Rezervasyon bir ada…

Operasyon bir ada…

Filo bir ada…

Muhasebe bir ada…İnsan kaynakları bir ada…

GPS ve telematik sistemleri başka bir ada…

Sonuçta elimizde dijital bir şirket değil, birbirinden kopuk dijital adalar oluşuyor.

Oysa geleceğin rekabet avantajı yeni bir yazılım satın almakta değil, bu adaları birbirine bağlayacak dijital omurgayı kurabilmekte yatıyor. Çünkü Jacquard'ın başarısı daha fazla makine üretmek değildi.

Tek bir otomasyon mantığı kurabilmesiydi. Bugün yapay zekâyı konuşuyoruz. Fakat kendimize şu soruları sormadan bu tartışmayı yapamayız.Yapay zekânın öğrenebileceği doğru veriyi üretiyor muyuz? Ürettiğimiz veriler ortak bir dijital hafızada birleşiyor mu?

Süreçlerimiz standart mı? Yoksa her çalışan şirketi kendi yöntemiyle mi yönetiyor? Çünkü yapay zekâ, dağınık verilerle çalışmaz. Birbirini tanımayan yazılımlardan öğrenemez.Kayıt altına alınmamış tecrübeleri analiz edemez. Ve otomasyonu olmayan bir süreci optimize edemez.

Bugün artık asıl sorumuz "Yapay zekâyı kullanacak mıyız?" değildir. Asıl soru şudur:

2035 yılına nasıl bir taşımacılık sektörüyle gideceğiz? Hâlâ ajandalarla… Telefon rehberleriyle…

WhatsApp gruplarıyla…Ve birbirini tanımayan onlarca yazılım arasında kaybolarak mı?

Yoksa rezervasyondan operasyona, filodan muhasebeye, kalite yönetiminden müşteri deneyimine kadar tüm süreçlerin aynı dili konuştuğu ortak bir dijital omurga kurarak mı?

2035'in rekabeti daha fazla araca sahip olmakla ölçülmeyecek. Rekabet; verisini yönetebilen, süreçlerini standartlaştırabilen ve yapay zekâyı güvenilir veriyle besleyebilen kurumlar arasında yaşanacak. Çünkü geleceğin en güçlü şirketleri, teknolojiyi en çok satın alanlar değil; teknolojiyi doğru düşünenler olacak. Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

2035'e bugünün araçlarıyla ulaşabiliriz.

Peki bugünün yönetim anlayışıyla ulaşabilecek miyiz?

* * *

Bir sonraki yazıda…

Bu serinin ikinci bölümünde, "Operasyonun Dijital Omurgası" konusunu ele alacağız.Dijital adalar nasıl oluşur? Bir şirketin tüm süreçleri tek bir dijital omurgada nasıl birleşir?

Ve en önemlisi…

Yapay zekâ gerçekten hangi verilerle çalışır? Çünkü geleceğin taşımacılığı, yeni yazılımlar satın alanların değil; doğru dijital omurgayı kuranların omuzlarında yükselecek. ■