Taşımacının Alın Yazı“lım”ı

Türkiye’de yaklaşık 3.500 D2 belgeli firma var. Yüz binler bandında, dünya standartlarında hizmet verebilecek kalitede araç var.

Peki araç standardı dışında, dünyanın neresindeyiz? Bunu birkaç basit soruyla anlayabiliriz.

Waymo, Apollo Go, Zoox, Pony.ai…

Bu isimler size çizgi film karakteri gibi geliyorsa, sorun büyük. Çünkü dünya artık yalnızca araç, şoför, plaka ve güzergâh konuşmuyor.

Dünya;

robotaksi,

sürücüsüz ulaşım,

veri tabanlı operasyon, yapay zekâ destekli mobiliteve yazılım kontrollü ulaşım ekosistemlerini konuşuyor.

2035 yılı hedeflerinde; 1.400.000 adet sürücüsüz yolcu taşıma aracı, 40 ana global oyuncu ve 500’ün üzerinde yerel oyuncudan bahsediliyor.

Peki Türkiye’nin hedefi ne?

250 yeni taksi mi?

650 otobüs mü?

9+1 dönüşümü için kaç kamera gerektiği mi?

Alfabenin harfleri 29 adet.

Taşımacılık belge türleri ise neredeyse 32 adet.

Belki de artık mesele, A’dan Z’ye her şeyi yeniden düşünme zamanı olmasıdır.

Çünkü dünya yeni bir mobilite dili yazarken, bizim hâlâ eski cümlelerin regülasyonlarını tartışıyor olmamız, asıl kırılma noktası olabilir.

Soru şu:

Biz bu dönüşümün neresinde olacağız?

Sadece dünya devlerinin “mArabacısı” mı olacağız? Yoksa kendi taşımacılık ekosistemimizi, kendi verimizi, kendi operasyon kültürümüzü ve kendi münhasır ekonomik alanımızı koruyabilecek miyiz?

Peki bunu nasıl yapacağız?

Babadan oğula devredilen Ece ajandalarıyla mı?

Excel’i dahi sınırlı kullanan operasyonlarla mı?

Ölçülemeyen maliyetlerle mi?

Kişiye bağlı hafızalarla mı?

*

Yoksa yazılımla mı?

Peki…Yazılımı sektörün kurtarıcısı olarak görüyorsak, onu nasıl yöneteceğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Taşımacılık sektörünün geleceğini; Bir kaç yıl sonra başka ülkelere göç edecek developerlara mı bırakacağız?

Part-time yazılım yapıp, mesaisinin kalanında kuyumcu dükkânı yöneten CTO’lara mı? İşler büyürken “ortak”, işler zorlaşınca “tedarikçi” refleksi gösteren yapılara mı? Ticareti hiç yaşamamış ama kriz anında tehdit diliyle müzakere yürüttüğünü sanan teknik akıllara mı?

Müşteri dilini bilmeden, operasyonun psikolojisini anlamadan, sahayı yaşamadan yalnızca “kod” üzerinden sektör inşa etmeye çalışanlara mı?

Peki ya düzenleyiciler?

Havalı isimleri “regülasyon” olan ama sektör gerçekliğinden uzak mevzuatlarla mı? Gelecek vizyonundan yoksun, günü kurtarmaya çalışan bakış açılarıyla mı? Lobilerin ve politik baskıların etkisiyle şekillenen düzenlemelerle mi?

Tek yönlü perspektiflerle masa başında sektör yazmaya çalışanlarla mı?Kendini tüccar sanan korsan yapılarla mı?

Yoksa gerçekten sektörün geleceğini düşünen, yazılımla yeni ufuklar açabilen yapılarla mı?

Çünkü gerçek şu:

Taşımacılık sektörü yalnızca yazılım işi değildir.Bu sektör; gece 03:00’te havalimanında kriz çözmektir.

Araç bulamadığında operasyonu ayakta tutmaktır. Misafir sinirliyken markayı koruyabilmektir.

Dakika bazlı kaosu yönetirken aynı anda finansı, kaliteyi ve itibarı taşıyabilmektir.

Kod bunları hızlandırabilir.Ama bunları tek başına öğretemez.Bugün sektördeki en büyük yanılgılardan biri şu:

Yazılım yapanın, sektör yönetebileceğini sanmak.

Oysa yazılım;

operasyon bilgisiyle,

ticaret refleksiyle,

saha kültürüyle ve sürdürülebilir yönetim anlayışıyla birleşmediğinde, yalnızca pahalı bir panelden ibaret kalır.

Önümüzdeki dönemde sektörü kurtaracak olan şey sadece teknoloji olmayacak.

Sahayı bilen,

operasyonu yaşayan,

ticareti anlayan,

kriz yönetebilen ve yazılımı yönetebilen yapılar ayakta kalacak.

*

Çünkü geleceğin en büyük riski; Teknolojisiz kalmak değil…

Teknolojiyi, sektörü bilmeyenlere teslim etmek olacak.

Yoksa gri atmosferlerde uçmaya çalışan oyuncularla mı?

“Gri Alan Atmosferi” diye niteleyebileceğim bu konjonktürü, bir atasözüyle bitireyim:

“Kurtlar puslu havayı sever.”

O yüzden bugün sektör olarak kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bu taşımacının alın yazısı mı?

Yoksa taşımacının alın yazı“lım”ı mı?