Temkinli olmak iyi midir, kötü mü?

İki kuşağı saran, yaşlı genç, kadın erkek, herkesi tedirgin eden, dahası korkuya boğan “düşük yoğunluklu” savaş ya da “terör” bunca yılın ardından bitiyor gibi.

Bir taraf, barıştan yana ve savunuyor, diğer taraf “anaların gözyaşlarına” rağmen “olmaz” diye diretiyor, bir başkası kendi açısından bakıp yeterince tavizkâr bulmuyor, öbürü ise kimseye güvenmediği için iki tarafa karşı tepkili ve mesafeli.

Masanın bu tarafında duran, diğer tarafa geçip, yani açı değiştirip bakmadığı, bakmaya yanaşmadığı için Yasa taslağı kabul edilip Resmi Gazetede yayımlanmasına karşın yeni bir “masa devrilmesi” bekliyor. Masanın devrilmemesi ülkemiz, ekonomimiz, yaşamımız, turizmimiz, çalışmalarımız, kültürümüz, sporumuz… aklınıza gelen her durum ve her şey için şart.

Hep dedim, bıkmadan, usanmadan da yineleyeceğim. Barış öyle kolay tesis edilemez, muhakkak ki, birçok zorluğu olacaktır, muhakkak ki tekere çomak sokmaya kalkışanlar, provokasyon yapanlar çıkacaktır. Ancak kimse ölmesin, öldürülmesin diyenler yani aklıselim başarılı olacaktır. Belki geç, belki güç ama bir gün mutlaka.

Bu sorunu örnekleyerek çok daha anlaşılır hale getirmek iyi olacak… Okul servis ücretlerine zam gelince farklı açılardan bakma hemen öne çıkıyor. Servisçi kadar veliler de haklı, iyi de iki tarafın da elinde bir “güç” yok bu durumu değiştirecek. Nasreddin Hoca’nın fıkrasına dönse de, iki taraf da haklı. Peki, çözüm? Çözüm nerede?

Kutsal kazanç!

Hatırlayanlarınız vardır muhakkak, “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” yazardı her yerde. Artık kimse kazancın kutsal olup olmadığına bakmıyor, ne koparırsam kârdır diye düşünüyor. Eskiden kurumlar olurdu vergi şampiyonlarının tepesinde (BOTAŞ, TPAO gibi), şimdi paradan para kazanan bankalar yer alıyor. Bu işte bir terslik yok mu sizce de? Sahi, bir önemli konu da “isimlerinin yer almasını istemeyenlerin” çokluğu… Bireysel vergi müellifleri artık kendilerini saklıyor. Neden? Hani “vergilendirilmiş kazanç kutsal”dı? Ne gizlenmeye çalışılıyor acaba? İlk 100 kişinin 73’ü isimlerini gizlemiş. Bunun güvenlikle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Tabii ki, hırsızdan uğursuzdan kurtulmak için adlarının açıklanmasından kaçınanlar olacaktır; yıllardır vardı. Ancak hiç bu kadar fazla olmamıştı. Demek ki, devlet ya da ilgililer yeterince bu konunun üzerine gitmiyor.

Otobüsçünün durumu…

Aslında memur ve işçiyle esnafın durumu demek daha doğru olur(du). İşçi ve memurun vergisi kaynaktan kesildiği için vergi kaçırmaları mümkün değil. Esnaf da -nakit kullanılmadığından- kredi kartı nedeniyle sürekli denetim altında. Otobüsçünün ise ensesinde boza pişiyor; bırakın vergi kaçırmayı, işini nasıl yürüteceğini düşünmekten nefes bile alamıyor. Akaryakıta gelen zamlar (indirimlerse hem eşelmobil sistem nedeniyle vergiye aktarılıyor hem de cüzi) nedeniyle otobüsler sefere boş koltukla çıkıyor. Halkın, maaşla geçinenlerin kazancı alabildiğine düşük, enflasyon (iktidar sürekli “indireceğim” dese de) hep iki haneli ve hayat gerçekten pahalı. Başka hiçbir sektörde olmadığı kadar denetim var karayoluyla yolcu taşımacılığında. Birçoğunun, bana göre, ne sektöre ne ulaşımın kalitesine ne de hizmete katkısı yok; denetimsizlik değil, dengeli ve gerekliliğiyle öne çıkan bir denetim gerekiyor.

Otobüsçü ne yapsın?

Yolcu yazın, okulların da kapanmasıyla, çoluk çocuk köyüne gidip hem tarla tapan işleriyle ilgilenmek hem de belki kışlık erzakını daha ucuza (en çok da sağlıklı olarak) getirmek istiyor. Onun için biletlerin ucuz olması talebinde. Otobüsçü ise akaryakıt başta, tüm girdilere gelen maliyet artışlarıyla, personel ücretleriyle bilet bedellerini dengelemek peşinde. Baktığınız zaman iki taraf da haklı. En büyük soru şimdi geliyor işte: Haklı olan kim?

Kimin haklı olduğundan önce haksız olanı vurgulamakta yarar var: Sistem tepeden tırnağa yanlış ve haksız.