İnsan bazen bildikleriyle değil, bilmediğinin farkında olup olmamasıyla kendisini ele verir. Kimi zekâsını kurnazlıkla karıştırır, kimi bilgeliği aptallık sanır. Kimi de sahip olduğu unvanı, o unvanın gerektirdiği yetkinliğin kanıtı olarak görür.

Oysa birbirine yalnızca birkaç harf uzaklıkta duran iki kelime, bambaşka dünyaları anlatır: Aptal ve abdal.

Biri aklın ve muhakemenin eksikliğini, diğeri dünya hırslarından uzaklaşmayı ve bilgeliği çağrıştırır. Tıpkı zekâ ile kurnazlık gibi. Birbirine benzeyen ama aynı yere varmayan iki ayrı yol.

Peki, insan hangi yolda yürüdüğünü gerçekten biliyor mu? Yoksa kendisini olduğundan farklı bir yerde konumlandırarak hem kendisini hem de çevresini mi yanıltıyor?

Bütün bu kavramların kesiştiği yerde, bugün çokça konuştuğumuz bir mesele duruyor: Liyakat.

Ancak liyakat, yalnızca doğru insanın doğru göreve getirilmesi değildir. Daha temel iki soruyla başlar:

İnsan, hangi işi yapmaya yetkin olduğunu ve hangi konuda başkalarının aklına ihtiyaç duyduğunu biliyor mu?

Peki, yetkiyle donatıldığında; aklı, vicdanı ve ahlakı sınandığında kendi sınırlarını koruyabiliyor mu?

Çünkü asıl sorun, yalnızca yetkin olmayan insanların görev üstlenmesi değil; insanın kendi sınırlarını tanımadan her konuda kendisini yetkin sanması ve yetki kazandığında bu sınırları unutmasıdır.

Toplumlar, kurumlar ve şirketler farklı sorumluluk katmanlarıyla çalışır. Politika yapıcılar yönü ve ilkeleri belirler. Strateji geliştirenler hedefleri, kaynakları ve riskleri değerlendirir. Teknik yöneticiler ise bilgileri, yöntemleri ve uygulamaları yönetir. Bu katmanlar birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan alanlardır.

Sorun, bir katmandaki başarının diğerindeki yetkinliği kendiliğinden sağladığının sanılmasıyla başlar.

İyi bir teknik yönetici mutlaka iyi bir stratejist değildir. Başarılı bir stratejist her zaman doğru politikayı üretemez. Bir alandaki deneyim, başka bir alandaki bilgi eksikliğini ortadan kaldırmaz.

Liyakat, yalnızca bir göreve getirilmek değil, o görevin gerektirdiği yetkinliği taşımaktır. Yetkinlik ise unvanla kazanılmaz; öğrenerek, deneyerek, yanılarak ve gelişerek inşa edilir.

İşte tam bu noktada insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekir.

Neyi biliyorum? Neyi bilmiyorum? Hangi konuda karar verebilirim? Hangi konuda başkalarının bilgisine ihtiyaç duyarım?

Bu soruların sorulmadığı yerde zekâ yerini kurnazlığa, özgüven haddini aşmaya, strateji ise günü kurtaran manevralara bırakır.

Üstelik bu yanlış konumlanmalar sanıldığından çok daha görünürdür. İnsanlar çoğu zaman kimin neyi bilmediğini, hangi sorumluluğun kimin kapasitesini aştığını fark eder. Ancak diplomasi, nezaket veya kurumsal ilişkiler gereği bunu her zaman yüzünüze söylemezler.

Size söylenmeyen yetersizliğiniz, başkaları tarafından görülmediği anlamına gelmez.

Bu, biraz da had meselesidir.

Haddini bilmek, sınırlarına hapsolmak değildir. Sınırlarını tanıyarak onları geliştirme cesaretidir. Bilmediğini kabul etmek, öğrenmenin ve işbirliğinin başlangıcıdır.

Çünkü yeni şeyler, eskiyi tekrar eden muhafazakâr kurnazlıklarla yaratılamaz. Geçmişin yöntemlerini farklı ambalajlarla sunmak yenilik değildir. Risk almadan, akıl katmadan, alışılmış doğruları sorgulamadan gelecek kurulamaz.

Ama risk almak da tek başına yeterli değildir. Cesaretin bilgiyle, stratejinin vicdanla, kararın sorumlulukla buluşması gerekir.

Belki burada yeniden abdala dönmeliyiz.

Dünyanın bütün bilgisine sahip olduğunu iddia etmeyen, bilmediği alanda işbirliğine açık, kendi aklını başkalarının aklıyla büyütebilen, çıkarından önce vicdanını dinleyen o sufi abdal anlayışına.

Çünkü geleceği yalnızca zekiler değil; zekâsını paylaşabilen, risk alabilen, öğrenebilen ve iyiliği kaybetmeyen insanlar inşa eder.

Ne var ki insanın kendisini değerlendirmesi, başkalarını değerlendirmesinden çok daha zordur. Her kurnaz kendisini zeki, her aptal kendisini abdal sanabilir. Kurnazlığını strateji, yetersizliğini tevazu, kişisel çıkarlarını ise toplumsal fayda olarak sunabilir. Aynı zamanda gerçekten zeki olanın zekâsı kurnazlıkla, ulvi amaçları olanın niyeti aptallıkla sınanabilir.

Burada cehaleti de yeniden tanımlamamız gerekiyor. Cehalet yalnızca eğitim eksikliği değildir. Üniversite bitirmiş olmak insanı cehaletten kurtarmadığı gibi, diploma sahibi olmamak da insanı cahil yapmaz. Asıl tehlikeli cehalet, bilgiyi vicdandan, zekâyı ahlaktan ve yetkiyi sorumluluktan ayırmaktır.

Bilmediğini bilmeyen insan öğrenebilir; fakat bildiğini kendi çıkarları uğruna kötüye kullanan insan, cehaletin çok daha tehlikeli bir biçimini temsil eder.

Mustafa Kemal Atatürk, Gençliğe Hitabe'de Cumhuriyet'in karşılaşabileceği tehlikeleri anlatırken şu ifadeyi kullanır:

“Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”

İşte burada tarif edilen tehlike, yalnızca bilgisizlik değildir. Kişisel çıkarın, sahip olunan yetkinin ve sorumluluğun önüne geçmesidir. Akıl ve imkânların, toplumsal yarar yerine şahsi emellere hizmet etmesidir.

Bu tarihsel uyarıyı yalnızca siyasi iktidarla sınırlamamalıyız. Yöneticilere, strateji belirleyenlere, karar vericilere ve nihayet hepimize uzanan bir sorumluluk meselesi olarak da okumalıyız. Çünkü güç kullandığımız, karar verdiğimiz ve sorumluluk üstlendiğimiz her satıhta bir etki alanımız vardır. Mesele yalnızca iktidar sahipleri değil, aslında hepimiziz.

Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurarken ortaya koyduğu akıl, cesaret, strateji ve ortak mücadele anlayışı; bugün de liyakat üzerine düşünürken başvurabileceğimiz bir mirastır. Bu miras, yalnızca neyin başarıldığını değil, hangi değerlerle ve nasıl başarıldığını da sorgulamamızı gerektirir.

10 Kasım, Atatürk'ün aramızdan ayrıldığı gündür. 11 Kasım ise Cumhuriyet'in onsuz ilk sabahıdır.

Belki de 10 Kasım'ı yalnızca bir kaybın hüznüyle değil, ertesi sabaha bırakılan mirasın sorumluluğuyla düşünmeliyiz.

Çünkü mirasa gerçek saygı, geçmişi tekrar etmek değil; aklı vicdanla, cesareti liyakatle, stratejiyi ahlakla buluşturarak geleceği yeniden kurabilmektir.

Belki de 10 Kasım, hepimiz için bir Akıl Günü olmalıdır.