İnsan, belki de ölümden çok unutulmaktan korkuyor. Bu yüzden daha büyük makamlar, daha yüksek unvanlar, daha fazla para, daha çok alkış ve daha görünür bir hayat için durmaksızın koşuyor. Oysa bu koşunun sonunda değişmeyen tek gerçek var: Hepimizin ömrü sınırlı.

Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un söylediği rivayet edilen şu düşünce bugün de geçerliliğini koruyor: “Yakında seni övenler de seni eleştirenler de ölecek.” Gerçekten de bugün uğruna gecemizi gündüzümüze kattığımız övgüler de eleştiriler de zamanın içinde sessizce kaybolup gidiyor.

Modern iş hayatı ise bu gerçeği unutturacak kadar hızlı akıyor. Şirketlerde insanlar aynı masaya oturuyor ama aynı hedefe yürümüyor. Birbirini geçmeye çalışan meslektaşlar, makamını kaybetmemek için çalışan yöneticiler, rakibini zayıflatmayı başarı sayan kurumlar…

Rekabet, gelişmenin aracı olmaktan çıkıp var olmanın tek ölçüsü hâline geliyor.

Makam Emanettir

Oysa iş hayatı da insan ömrü gibi sonludur. Bir gün emeklilik gelir, şirketler el değiştirir, kartvizitlerdeki unvanlar çöpe atılır.

İş dünyasının en büyük yanılgısı, makamın insana ait olduğunu sanmasıdır. Oysa makam emanettir; emanet ise günü geldiğinde sahibine teslim edilir.

Bugün kapısında insanların beklediği odalar vardır. Yarın o odanın kapısından içeri girmek için izin isteyen aynı kişi olabilir. Dün herkesin ayağa kalktığı yönetici, emekli olduktan birkaç ay sonra telefonunun eskisi kadar çalmadığını görür. Çünkü insanlar çoğu zaman kişiyi değil, makamı ziyaret etmişlerdir.

İşte insanın en ağır imtihanı da burada başlar.

Eğer saygının kendisine değil de koltuğuna gösterildiğini fark edememişse, emeklilik onun için büyük bir yalnızlığa dönüşebilir.

“Hiç Ol” Demek Ne Anlama Geliyor?

İşte tam bu noktada Mevlevîliğin derin öğretisi kulağımıza fısıldar: “Hiç ol.”

Buradaki “hiçlik”, değersizlik değildir. Hiç olmak, kendini değersiz görmek değildir. Hiç olmak; nefsini makamın önüne koymamaktır. “Ben olmazsam bu kurum yürümez.” düşüncesinden kurtulmaktır. Çünkü hiçbir mezar taşında “Vazgeçilmez Genel Müdür”, “Ebedî Başkan” ya da “Ömür Boyu Patron” yazmaz.

Dünya, bizden önce de dönüyordu; bizden sonra da dönmeye devam edecek.

Kendini evrenin sahibi değil, hizmetkârı olarak görebilmek önemlidir. Çünkü dolu olduğunu zanneden bir kaba yeni bir şey konulamaz. Öğrenmenin, gelişmenin ve olgunlaşmanın yolu, önce “Ben oldum.” demekten vazgeçmektir.

Büyüklük, Küçülebilmekle Başlar

Mevlânâ’nın yolunda büyüklük, başkalarını küçültmekle değil; kendini küçültebilmekle başlar. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, toprağa döneceğini unutmuyorsa gerçek anlamda yükselebilir.

Bir çınar ağacı gölge verirken alkış beklemez. Nehir, adının bilinmesini istemeden akmaya devam eder. Güneş, kendisine teşekkür edilmedi diye doğmaktan vazgeçmez. Doğa bize sessizce şunu öğretir: Faydalı olmak için görünür olmaya gerek yoktur.

İnsan ise çoğu zaman tam tersini yapar. Alkışlandıkça büyüdüğünü, makamı yükseldikçe değer kazandığını zanneder. Oysa makam yükseldikçe tevazu da yükselmiyorsa, insan aslında küçülüyordur.

Alkış Değil, Güven

İş dünyasında da en kalıcı insanlar, en çok konuşanlar değil; en çok güven verenlerdir. Sözünü tutanlar, adaletli davrananlar, yetiştirdikleri insanlarla çoğalanlar…

Onlar belki manşetlere çıkmazlar ama geride bıraktıkları iz, yaptıkları iyiliklerde yaşamaya devam eder.

Bugün hırsın alkışlandığı bir çağda yaşıyoruz. Daha fazla kazanmak için daha çok tüketen, daha yukarı çıkmak için daha çok insan ezen bir düzen kurulmuş gibi görünüyor. Oysa mezarlıklarda makam odaları yoktur. Banka hesapları kapanır, kartvizitler çürür, unvanlar sessizleşir. Geriye yalnızca insanların kalbinde bıraktığımız güven, adalet ve merhamet kalır.

Geriye Ne Kalacak?

Belki de hayatın en büyük başarısı, herkesten daha yukarı çıkmak değildir. Kimseyi ezmeden yükselebilmektir. En güçlü olmak değildir; en faydalı olabilmektir. En çok alkışlanan olmak değildir; vicdanı rahat yaşayabilmektir.

Hayatın acı gerçeği şudur: En güçlü patron da, en yüksek makam sahibi de bir gün dosyasını kapatıp bu dünyadan ayrılacaktır. O gün şirketler faaliyetlerine devam edecek, masalarına başkaları oturacak, imzalarını başkaları atacak. Değişmeyecek tek şey, geride bırakılan karakter olacaktır.

En Büyük Makam Kalptedir

Belki de bu yüzden insanın ulaşması gereken en büyük makam, kartvizitine yazılan değil; kalbine yazılandır.

Çünkü sonunda hepimiz aynı kapıya varacağız. O kapıdan ne servetimiz, ne makamımız ne de alkışlarımız geçecek. Yalnızca yaptığımız iyilikler, dürüstlüğümüz ve ardımızda bıraktığımız güzel izler bizimle yürüyecek.

İnsan, adını taşlara kazıyarak ölümsüz olmaz. Gönüllere dokunabildiği kadar yaşar. Ve belki de gerçekten büyüyenler, “hiç olmayı” başarabilenlerdir.

Hiç olabilen, hırsın esiri değil, hakikatin yolcusu olur; böylece ömrü son bulsa da bıraktığı değer yaşamaya devam eder.