Çalışma hayatında yıllar ilerledikçe sıkça rastlanan ama çoğu zaman adı konmayan bir durum vardır: Tepe yöneticilerinde görülen firavunlaşma sendromu.
Bu sendrom, yöneticinin makamını bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarıp, mutlak güç ve dokunulmazlık zırhına dönüştürmesiyle, kendisini kurumun üzerinde, hatta kurumun yerine koymasıyla başlar. Asıl görevi liderlik; yol göstermek, korumak ve çoğaltmak iken, firavunlaşmış zihniyette, liderlik yerini hükmetmeye bırakır. Karar mekanizmaları daralır, istişare sembolik hale gelir, etik ilkeler ise “şartlara göre esneyen” metinlere dönüşür. Artık o koltuk, bir hizmet mevkii değil; kendisine biçilmiş kutsal bir tahttır.
Firavunlaşmanın temelinde birkaç güçlü sebep yatar. Bunların ilki, denetimsizliktir. Yönetim kurullarının pasifleştiği, patronun ya da hissedarların her şeyi “rakamlar iyi gidiyor” diye görmezden geldiği yapılarda, tepe yöneticisi zamanla kendi kendinin hakimi olur. Kimse sorgulamaz, kimse itiraz etmez. Güç, kontrol edilmedikçe karakteri sınar, çoğu zaman da bozar.
İkinci sebep, yalıtılmışlıktır. Bu tarz üst düzey yöneticiler, zamanla kendileri gibi düşünmeyen herkesi çevreden uzaklaştırır. Eleştirenler “uyumsuz”, soru soranlar “negatif”, itiraz edenler “sadakatsiz” ilan edilir. Geriye sadece onaylayan, alkışlayan ve susan bir çevre kalır. İşte tam bu noktada yönetici, gerçeği değil, kendisine sunulan filtrelenmiş bir aynayı izlemeye başlar.
Üçüncü ve belki de en tehlikeli sebep, başarı sarhoşluğudur. Özellikle hızlı büyüyen, kâr eden ya da krizleri atlatmış şirketlerde, başarı bireyselleştirilir. Oysa çoğu başarı ekip işidir, doğru zamanlama ve uygun koşulların ürünüdür. Ancak gücün uzun süre sorgulanmadan kullanılması, yöneticide “ben bilirim” yanılgısını besler. Zamanla yapılan her tercih meşrulaştırılır, her eleştiri tehdit olarak algılanır. Böylece firavunlaşan yönetici, kendisini doğruya değil; kendi kararlarının doğruluğuna inandırır. Başarıyı kendisine; hataları ise astlarına yazar. Sonuçta adalet duygusu aşınır, liyakat yerini biata bırakır.
Bu sendromun sonuçları ise kısa vadede fark edilmeyebilir ama uzun vadede yıkıcıdır. Öncelikle kurum içinde sessizlik kültürü oluşur. Kimse gerçeği söylemez, riskler raporlara girmez, sorunlar sümenaltı edilir. Çünkü kötü haber getiren cezalandırılır, iyi haber getiren ödüllendirilir. Şirket, kendi içinde yankı odasına dönüşür.
İkinci sonuç, nitelikli insan kaybıdır. Kendini değersiz hisseden, emeğinin görülmediğini düşünen, fikrini söylediğinde dışlanan yetenekli çalışanlar birer birer ayrılır. Geriye yalakalar, çaresiz kalanlar ya da sorgulamayanlar kalır. Bu da kurumun kaslarını zayıflatır, reflekslerini köreltir.
Üçüncü ve kaçınılmaz sonuç ise kurumsal çürümedir. Firavunlaşmış yöneticiler, kendilerinden sonra ne olacağını düşünmezler. Halef yetiştirmez, sistem kurmaz, bilgi paylaşmazlar. Çünkü bilinçaltında kurum değil, kendi iktidarları önemlidir. Oysa tarih bize gösterir ki firavunlar gider, piramitler kalır; ama şirketler yanlış yönetilirse piramitler de kumdan yapılmış olur.
Sağlıklı kurumlar, gücü kutsallaştıran değil, sorumluluğu yücelten yapılardır. Tepe yöneticiliği bir imtiyaz değil, ağır bir emanettir. Bugün ayakta alkışlanan pek çok firavun, yarın adının bile hatırlanmadığı bir dipnot olabilir. Çalışma hayatında kalıcı olan; unvanlar değil, bırakılan iz, kurulan sistem ve gösterilen adalettir.
Bugün tepe yöneticileri için asıl sınav; ne kadar yetki kullandıkları değil, o yetkiyi hangi değerlerle kullandıklarıdır. Koltuklar boşalır, tabelalar değişir, şirketler el değiştirir. Geriye sadece şu soru kalır: Bu makamdayken adalet mi çoğaldı, korku mu?
Gerçek liderler piramit inşa etmez; sağlam zemin bırakır.
Çünkü bilirler ki etik yoksa güç, liderlik yoksa unvan, sadece ağır bir yüktür.