Net Holding’in kurucusu Besim Tibuk’un ticaret ve karar alma süreçleri üzerine söylediği şu sözler, yalnızca iş dünyasına değil, insan ilişkilerine ve toplumsal yaşama da ışık tutuyor:

“Ticarette her zaman mücadele etmek doğru değildir. Bazen geri çekilmek gerekir. Bazen zarar ettiğin bir işi bırakmak, o işte ısrar etmekten çok daha akıllıcadır. Önemli kararları öfkeyle vermemek gerekiyor. Birkaç gün uzaklaşıp sakin kafayla yeniden düşünmek gerekiyor. Ben bunu zamanında yapamadım. Ve bedelini çok ağır ödedim. Bir iş insanının en büyük düşmanlarından biri, bazen kendi egosu olabiliyor.

Aslında bu sözlerin üzerinde biraz düşününce, insanın hayat boyunca verdiği kararların ne kadarının akılla, ne kadarının hırsla alındığını sorgulamak gerekiyor.

Çünkü insan bazen kazanmak için mücadele ederken neyi kaybettiğini fark edemiyor.

Ticarette rekabet etmek, hedef koymak, büyümek ve daha iyisini başarmak elbette önemlidir. Ancak bir noktadan sonra başarı arzusu, yerini kazanma hırsına bırakabiliyor. İnsan, yaptığı işin kendisine kazandırıp kazandırmadığına değil, başkasına kaybettirip kaybettirmediğine bakmaya başlıyor. Mantıklı bir karar vermek yerine haklı çıkmaya, zararı durdurmak yerine son sözü söylemeye, bir sorunu çözmek yerine karşısındakini yenmeye odaklanıyor.

İşte o noktada ticaret, aklın yönettiği bir faaliyet olmaktan çıkıp egonun yönettiği bir mücadeleye dönüşüyor.

Oysa ticaretin en önemli kurallarından biri, şartlar değiştiğinde kararlarını da değiştirebilmektir. Dün doğru olan bir yatırım bugün yanlış olabilir. Bir dönem kazandıran bir ortaklık, zaman içinde iki taraf için de zararlı hâle gelebilir. Böyle durumlarda geri adım atabilmek, başarısızlığı kabul etmek değil, gelecekteki daha büyük kayıpları önlemektir.

Ne var ki insan egosu, yanlış yaptığını kabul etmeyi çoğu zaman bir yenilgi olarak görüyor. “Bu kadar yatırım yaptım, şimdi bırakamam”, “Bunca insana karşı mahcup olamam”, “Benim dediğim olacak” düşünceleri, kişiyi yanlış kararların içinde tutabiliyor. Sonuçta kurtarılabilecek bir iş batıyor, düzeltilebilecek bir ortaklık dağılıyor, telafi edilebilecek bir zarar büyüyerek içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.

Bazen kaybettiğimiz için değil, kaybettiğimizi kabul edemediğimiz için daha çok kaybediyoruz. Üstelik bu durum yalnızca ticaret hayatına özgü değil. İnsan ilişkilerinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Eşler, arkadaşlar, kardeşler, ortaklar ve çalışma arkadaşları arasındaki birçok anlaşmazlık, aslında çözülemeyecek kadar büyük sorunlardan kaynaklanmıyor. Çoğu zaman taraflardan birinin özür dilemeyi, diğerinin haklı olabileceğini kabul etmeyi, bir başkasının da tartışmayı uzatmadan geri çekilmeyi becerememesinden doğuyor.

İnsan bazen bir cümleyle gönül alabilecekken sessiz kalmayı, bir adım atarak ilişkiyi kurtarabilecekken inat etmeyi seçiyor. Çünkü gururunu korumak istiyor. Fakat gururla korunduğu sanılan şey, çoğu zaman ilişkinin kendisi oluyor.

Bir süre sonra mesele, ilk tartışmanın konusu olmaktan çıkıyor. Kim ne söyledi, kimin sözü daha ağır bastı, kim özür dileyecek, kim geri adım atacak? İnsanlar sorunu çözmek yerine birbirlerine karşı üstünlük kurmaya çalışıyor. Böylece küçük bir anlaşmazlık, yıllarca sürecek bir kırgınlığa dönüşebiliyor.

Bugün toplum olarak yaşadığımız kutuplaşmanın, tahammülsüzlüğün ve iletişim sorunlarının arkasında da bu anlayışın izlerini görmek mümkün. Herkes konuşmak istiyor ama dinlemek istemiyor. Herkes haklı olmak istiyor ama kendi yanlışlarıyla yüzleşmek istemiyor. Farklı düşünmek, birlikte yaşamanın doğal bir parçası olmaktan çıkıp karşı tarafa karşı bir mücadele alanına dönüşüyor.

Siyasette, ticarette, çalışma hayatında ve günlük ilişkilerimizde aynı hastalıkla karşılaşıyoruz: Karşı tarafın haklı olma ihtimalini bile bir tehdit olarak görmek.

Oysa medeni bir toplumun temelinde, herkesin aynı düşünmesi değil, farklı düşünen insanların birbirlerine saygı gösterebilmesi yatar. Ticaretin temelinde de rakibini yok etmek değil, sürdürülebilir bir değer üretmek vardır. İnsan ilişkilerinin temelinde ise her tartışmayı kazanmak değil, birlikte yaşama iradesini korumak bulunur.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Geri çekilmek her zaman haklı olandan vazgeçmek, haksızlığa boyun eğmek ya da ilkeli davranmaktan uzaklaşmak değildir. Bazen mücadele etmek gerekir; emeğimizi, hakkımızı ve değerlerimizi savunmamız gerekir. Ancak hangi mücadeleyi sürdürmeye, hangisini bırakmaya karar verdiğimizi belirleyen şey öfkemiz veya egomuz değil, aklımız olmalıdır.

Çünkü her savaşın kazanılması gerekmez. Bazı savaşlara hiç girmemek, bazılarını zamanında bitirmek ve bazı tartışmaları büyümeden sonlandırmak çok daha büyük bir kazanımdır.

Özellikle iş dünyasında deneyimin değeri de burada ortaya çıkar. Deneyim yalnızca ne zaman harekete geçileceğini bilmek değildir; ne zaman durulacağını, ne zaman vazgeçileceğini ve ne zaman yeniden düşünmek gerektiğini de bilmektir.

Bazen en doğru karar, birkaç gün hiçbir karar vermemektir. Öfke geçtikten, heyecan yatıştıktan ve zihnimiz sakinleştikten sonra aynı meseleye yeniden bakabilmektir. Çünkü öfkeyle alınan kararların bedelini çoğu zaman öfke dindikten sonra öderiz.

Hayat bize sürekli kazanmayı değil, doğru seçimler yapmayı öğretmeye çalışıyor. Her tartışmayı kazanabilir, her rakibimizi geride bırakabilir, her ortamda son sözü söyleyebiliriz. Fakat bütün bunları yaparken dostlarımızı, itibarımızı, huzurumuzu ve kendimize duyduğumuz saygıyı kaybediyorsak, gerçekte ne kazanmış oluruz?

Belki de olgunluk, her koşulda mücadele etmek değil, hangi mücadelenin gerçekten anlamlı olduğunu ayırt edebilmektir.

Çünkü ticarette bazen bir işi bırakmak şirketi kurtarır; insan ilişkilerinde bazen bir adım geri çekilmek dostluğu yaşatır; toplum hayatında bazen farklı bir düşünceye saygı göstermek ortak geleceğimizi korur.

Unutmamak gerekir ki insanın her zaman rakiplerini yenmesi mümkün olmayabilir. Ama kendi egosunu yönetmeyi öğrenirse, en azından kendi eliyle yenilgiye uğramaz.

Belki de gerçek başarı, her mücadeleden galip çıkmak değil; hangi mücadeleye değmeyeceğini bilecek kadar akıllı, gerektiğinde geri adım atabilecek kadar olgun ve kaybettiklerinden ders çıkarabilecek kadar dürüst olabilmektir.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun! ■